İnsana Dair – İstanbul Kuzguncuk

Bugün bu yazımı İstanbul’un güzel, şirin bir semti olan Kuzguncuk’tan yazıyorum. Bazı günler telefonumu kapatıyor, kitap okuyarak, demlenerek ve düşünerek vaktimi geçirmeye çalışıyorum. Bunun sağladığı neş’eyi, huzuru sizlere kelimelerle anlatamam. Kesinlikle kendinize vakit ayırmanız gerektiğini tavsiye edebilirim sadece.

Şimdi gelelim asıl meseleye. Bugün neler yaptım? Neler okudum? Kimlerle karşılaştım? Neler hissettim? bütün bunları kelimelerim yettiğince anlatmaya çalışacağım.

Öncelikle Üsküdar iskelesinden çok rahat ulaşılabilecek olan Kuzguncuk’a, biraz zor olan yolu tercih ederek gitmeye karar verdim. Boğaziçi Köprüsünden yürüyerek Nakkaştepe’yi geçtim ve boğazın sırtlarından Kuzguncuk’a doğru salındım. Sıcağın alnında ve oruçlu olarak gitmenizi tavsiye etmem:) Yeşilliği, sakinliği, şirin evleri ve mimari ahengi ciğerlerime çeke çeke Kuzguncuk’taki Nail Kitabevine vardım. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle geldiğim bu 3 katlı kitabevi, sakin ve bir o kadar da huzur veren bir ortama sahip. Ortamın verdiği haz ile ilk kitabımı okumaya başladım.

Çantamda birkaç kitap taşıyordum ve bugün bitirmeyi planladığım iki kitabı gözüme kestirmiştim.

İlki Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk adlı kitabı. Bu kitap, içinde bir ufak hikaye olduğu için ilgimi çekmişti. Bu meşhur Harese hikayesini belki bilirsiniz:

“Harese nedir bilir misin oğlum? Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım. Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında ‘kendini öldürdüğünü’ anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur…”

İşte bu Harese hikayesi sosyal medyada önüme düşmüştü, okuyunca bu kitabı almalıyım dedim. Ve uzun zamandır rafta duran bu kitaba başladım. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Kitabı iyiki almış ve iyiki okumuşum. Harikaydı. Harika bir huzursuzluk romanı.

Kitabı alıp okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Ben birkaç cümleyle bana kalan kısımlarını paylaşayım. Huzursuzluk, insana çekilmesi gereken bir huzursuzluğu tattırıyor. Yazar “İstanbul’dan uçağa binerek iki saatlik bir yer olan Mardin’e gidiyorum ama sanki binlerce yıl öncesine yolculuk ediyorum” diyor. Mezopotamya’nın acısını, zenginliğini bizlere aktarıyor. IŞİD’in müslümanlık adına yaptığı ancak insanlık ve müslümanlıkta yeri olmayan uygulamalarını dile getiriyor. Ezidi’lerin yaşamını, insanın bu coğrafyada kıymetsiz olduğunu aktarıyor. Meleknaz isimli bir Ezidi’nin IŞİD ve birçok başka insandan çektiği acıyı ve huzursuzluğu hikayeleştirerek bizlere güçlü cümlelerle aktarıyor.

“Doğu’nın ipini bıraktık ancak Batı’nın da ipini tutamadık” diyerek içine düştüğümüz çelişkileri ortaya çıkarıyor. Velhasıl kitap bittiğinde birilerinin hep huzursuz olduğunu anlatarak huzursuz olmanızı ve bir şeyler yapmanız gerektiğini aktarıyor. Umarım acıların azalıp bittiği ve insanın insana kıymet verdiği, insanlığın ve adaletin yüceltildiği bir yer haline gelir içinde yaşadığımız coğrafya… Ama bize bağlı.

Bu kitaptan sonra dünyada 11 milyon baskı yapan Sanatçının Yolu adlı kitaba geçtim. Bu kitabı da çok sevdiğim bir akademisyen tavsiye etmişti. “21. yüzyılda artık herkes sanatçıymış ve girişimciymiş gibi düşünmeli” diyerek bu kitabı tavsiye etmişti. Kitap sadece bir kişisel gelişim kitabı değil, aynı zamanda felsefe ve düşünce kitabı. Sanatçı olmak için sanatçı gibi düşünmek için neler yapılması gerektiğini anlatıyor ve kendimizi nasıl bulabileceğimizi irdeliyor. Bu kitabın sonuna henüz ulaşamadım ama sonlarına yaklaştım. Bu kitabı da tavsiye edebilirim.

Tabii bu günüm sadece kitaplarla geçmedi. Kitabevinden çıktıktan sonra Kuzguncuğu arkadaşımla biraz turladık. Sokaklarını, evlerini biraz inceledik. Kuzguncuk Bostanı diye bir hobi bahçesinin olduğunu gördük. Gezip dolaşınca Japonya’daki güzel bahçelere benzettik. İstanbul’da böyle güzel bahçeler varmış deseler inanmazdım, gidip görmüş oldum ve şehirden sıkılınca sığınacağım bir liman daha ekledim listeme. Ardından Kuzguncuk Camii’yi gördük yol kenarında ve bir uğradık. Camiye şöyle bir baktık ki, Kilise duvarıyla Cami duvarı bitişik. Ve sırt sırta vermiş iki ibadethaneyi görünce sevindik. Ne güzel bir aradalar dedik. Sonra Caminin kapısındaki tabelayı okuyunca hayretimiz ve sevincimiz daha da arttı. Tabela’da şöyle yazıyordu:

“… Ayrıca Camimizin temeli atılırken komşumuz olan Ermeni Kilisesi Vakfı’da bir miktar yardımda bulunmuştur…”

Huzursuzluk kitabında okuduğum IŞİD’in ve müslümanların birbirine yaptıklarını gördükten sonra, iki farklı dinin, ibadethanelerinin birbirine yardım etmesini görünce neler kaybettiğimizi bir kez daha anladım. Biz insana kıymet vermedikçe, insanlığı öğrenmedikçe ne müslümanlığımız tam müslümanlık olacak ne de dünyaya güzellikler sunabileceğiz.

Sonra iftarı nerede yapalım diye gezinirken şaşaalı iftar mekanları yerine sakin küçük bir yer bulalım dedik ve Hatice Anne’nin Yeri diye bir küçük mekan bulduk. Orada iftarımızı açtık ve mekanı işleten Serdar Abi ile biraz muhabbet ettik. Serdar Abi’ye de “neyi kaybettik ki bu hale geldik” diye sorunca bize bir hikaye anlattı:

“Burada Viktorya Hanım diye bir Musevi yaşardı. Yakın zaman önce vefat etti. Bizim kafe gördüğünüz gibi küçük bir yer. Hepi topu 2 masa ve 6 sandalye sığıyor. Bir gün yine 5-6 arkadaş doğum günü kutlamak için gelmişlerdi kafeye. Onlar doğum gününü kutlarken, Viktorya Hanım karşı pencereden beni çağırdı ve “kim bu arkadaşlar, neyi kutluyorlar böyle?” dedi. Ben de doğum günü kutlaması var deyince, “az biraz bekle” dedi. Birkaç dakika sonra sepetle aşağıya doğru bir şey gönderdi. Baktım küçük bir hediye var sepette. “Bunu doğum günü olan kişiye ver, biz de sevindirelim” dedi…”

Şimdi bu ve buna benzer kişiler kalmadı buralarda dedi Serdar Abi. Ben camiye doğru giderken ara sıra, “Serdar nereye gidiyorsun?” diye sorardı Viktorya Hanım. Ben de camiye gittiğimi söyleyince, “Bana dua et o halde” derdi…

Okuduğumuz gördüğümüz her şey aynı şeyi terennüm ediyordu aslında. İnsan, insan, insan.

İnsanın insana ettiğini kimse etmedi. İyi konuda da bu böyle kötü konuda da bu böyle. İnsan insanın hem kurdu hem de yurdudur diyen boşa dememiş.

İnsana, inanca kıymet vermenin, iyiliği, güzelliği çoğaltmanın yolunu bulduk bulduk yoksa akıbet aydınlık görünmüyor…

Bana bugün bunlar kaldı işte. Sizlerle de paylaşarak ortak etmek istedim sizi hislerime…

19 Mayıs 2019 – Pazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir