SEVDİĞİNİZ İŞİ YAPMAK – 1. Bölüm

Bir şeyi iyi yapmak için onu seviyor olmanız gerekir. Yepyeni bir fikir değil bu. “Sevdiğiniz işi yapın” diyoruz. Ama yalnızca bunu söylemek yeterli olmuyor. Sevdiğiniz işi yapmak karmaşık bir hadise.

Çoğumuzun çocukken öğrendiklerine yabancı bir fikir bu. Çocukluğumda çalışma ve eğlence birbirinin zıddıymış gibi gelirdi. Yaşamın iki hali vardı: bazı zamanlar yetişkinler size bir şeyler yaptırıyorlardı ve buna çalışma deniliyordu. Kalan vakitlerde kendi istediğini yapabiliyordunuz; o da oyundu. Yetişkinlerin yaptırdığı şeylerin eğlenceli olduğu, oyununsa keyifli gelmediği zamanlar olurdu bazen (mesela düşüp yaralandığınızda). Fakat bu istisnalar dışında çalışma, eğlenceli olmayan şey gibi tanımlanıyordu büyük ölçüde.

Bu da tesadüf gibi gelmiyordu. Okulun insanı yetişkinlikteki çalışma hayatına hazırladığı için meşakkatli olduğu ifade ediliyordu üstü kapalı bir şekilde.

O zamanlar dünya iki gruba ayrılmıştı: yetişkinler ve çocuklar. Talihsiz bir tür olan yetişkinlerin çalışması gerekiyordu. Çocuklar çalışmıyordu, ama onların da okula gitmesi gerekiyordu ve okul bizi gerçek işlere hazırlama amaçlı, seyreltilmiş bir versiyonuydu çalışmanın. Biz okuldan ne kadar hoşnutsuzsak büyükler de kendi işlerinin çok daha beter olduğuna o denli emindiler ve durumun bizim açımızdan kolay olduğunu düşünüyorlardı.

Özellikle öğretmenler içten içe işin eğlenceli olmadığını düşünüyor gibiydiler. Bu da pek şaşırtıcı değil: iş çoğu için eğlenceli değildi. Yakar top oynamak yerine niye eyaletleri ezberlememiz gerekiyordu ki? Onlar da aynı nedenle kumsalda güneşlenmek yerine bir grup çocuğa göz kulak olmak durumundaydılar. İstediğiniz şeyi yapamıyordunuz işte.

Çocukların ne isterlerse yapmalarına izin verelim demiyorum. Belirli konularda çalışmalarını sağlayabiliriz. Ancak sıkıcı konular üzerinde çalışmaları gerektiğinde, çalışmanın özünün sıkıcılık olmadığını ve ileride daha ilginç şeyler yapabilmek adına usandırıcı vazifelerle uğraşıyor olduklarını onlara ifade etmek akıllıca olabilir. [1]

9, 10 yaşlarında olduğum dönemde babam bir kez bana büyüyünce istediğim işi yapabileceğimi, tek gerekenin o şeyden keyif almak olduğunu söylemişti. Bunu çok net hatırlıyorum çünkü bana epey tuhaf gelmişti. Birinin bana “kuru su kullan” demesi gibiydi. İşin sahiden eğlenceli olabileceğini, tıpkı oyun gibi keyifli gelebileceğini kastettiğini düşünmüyordum. Anlamam yıllar aldı.

İşler

Lise çağına geldiğimde gerçek bir iş fikri ufukta belirmişti artık. Kimi zaman yetişkinler gelip bize işlerinden bahsediyordu, bazen de biz onların iş yerlerine gezi yapıyorduk. İşlerinden keyif alıyor gibiydi hepsi. Şimdi düşünüyorum da, özel jet pilotu için öyle olabilirdi. Ama banka müdürü için sahiden öyle olduğunu sanmıyorum.

Bir orta sınıf âdeti gereği hepsi işlerinden keyif alıyormuş gibi davranıyordu muhtemelen. İşinizden hiç hazzetmediğinizi söylemeniz kariyeriniz için kötü olabileceği gibi toplumsal açıdan da uygunsuz bir hareket sayılır.

İşini seviyormuş gibi davranmak neden yaygın? Bu yazının ilk cümlesi bunu açıklıyor. Bir işi iyi yapmak için onu sevmek gerekiyorsa en başarılı insanların tümü işlerini seviyorlar demektir. Orta sınıf âdetinin kaynağı da bu anlayış. Tıpkı Amerika’nın dört bir yanındaki evlerde bulunan koltukların, 250 yıl önce Fransız kralları için tasarlanmış koltukların kim bilir kaçıncı dereceden akrabası olması (ve ev sahiplerinin bundan haberdar bile olmaması) gibi, işlerle ilgili kalıplaşmış tutumlar da muhteşem işler başarmış kişilerin tavırlarının kim bilir kaçıncı dereceden (ve yine bihaber) taklitleri.

Tam bir yabancılaşma tarifi. Ne yapmak istediklerini düşünebilecekleri bir yaşa geldiklerinde çocukların çoğu işi sevme konusunda yanıltıcı bir yola doğru sürüklenmiş oluyor çoktan. Okulda, çalışmaya nahoş bir vazife gözüyle bakmaya alışmış oluyorlar. Bir işte çalışmanın okuldan çok daha zahmetli olduğu söyleniyor. Oysa tüm yetişkinler işlerini sevdiklerini iddia ediyor. Dolayısıyla, “Ben bu insanlar gibi değilim; bu dünyaya uygun değilim,” gibi bir düşünceye kapılırlarsa bundan çocukları sorumlu tutamazsınız.

Onlara üç yalan söylenmiş oluyor aslında: İşe benzediği öğretilen okul aslında öyle değil; yetişkinlik hayatındaki işler okuldaki çalışmalardan daha kötü (olmak zorunda) değil ve çocuklara işlerini sevdiğini söyleyen yetişkinlerin çoğu yalan söylüyor.

Yalan söylemesi en tehlikeli kişiler de çocukların kendi anne babaları. Pek çok kişi gibi siz de ailenize yüksek standartta bir hayat sunmak adına bunaltıcı bir işte çalışıyorsanız çocuğunuza çalışmanın sıkıcı olduğu hissini aşılama riskiniz var. [2] Oysa anne ve babanın kendini bu denli feda etmemiş olması çocuk için daha iyi olabilirdi. Anne babanın, işini seven kişi örnekleri sunabilmesi çocuklar için pahalı bir evden daha faydalı olabilir. [3]

Çalışma fikrini geçinme fikrinden ayırabilmem üniversite yıllarına dek mümkün olmamıştı. O yıllarda asıl önemli soru nasıl para kazanılacağı değil ne üzerine çalışılacağı olmuştu artık. İdeal versiyonda bu ikisi örtüşüyordu, ancak (Einstein’ın patent ofisinde çalışması gibi) şaşırtıcı sınır durumlar aynı şey olmadıklarını gösteriyordu.

Çalışmanın tanımı, hayatı idame ettirme sürecinde dünyaya özgün bir katkıda bulunmak olmuştu artık. Ancak onca yılın alışkanlığından ötürü çalışma fikri hâlâ epey sancılı geliyordu bana. Çalışma disiplin gerektiriyor gibiydi; zira yalnızca zorlu problemler yoluyla büyük sonuçlara varılabiliyordu ve zorlu problemler eğlenceli olamaz diye düşünüyordum. İnsan onlarla ilgilenmek için kendini zorlamalıydı.

Bir şeyin sıkıntılı olması gerektiğini düşünüyorsanız, onu yanlış yaptığınızı fark etmeniz de pek mümkün olmuyor. Üniversite yıllarım genel olarak böyleydi.

Sınırlar

İşinizi ne kadar seviyor olmanız gerekiyor? Bunu bilmezseniz arayışa ne zaman dur diyeceğinizi bilemezsiniz. Ve şayet çoğu kişi gibi siz de bu konuya gerektiği kadar önem vermezseniz arayışı çok erken bırakmanız olası. Nihayetinde anne babanızın sizin için seçtiği bir işi yapar hale gelirsiniz veya para, prestij ya da yalnızca ataletten ötürü bir yola girersiniz.

Üst sınırlardan biri şu: Sevdiğiniz işi yapmak, en çok istediğiniz şeyi hemen şimdi yapmak demek değil. Einstein’ın da bir kahve molası vermeyi istediği zamanlar olmuştur, fakat kendisine önce işini bitirmesi gerektiğini söylemiştir muhtemelen.

Yaptıkları işi fevkalade seven, ondan başka bir şey yapmak istemeyen insanlar hakkında okuduklarıma hayret ederdim. Benim o kadar sevdiğim herhangi bir iş yok gibiydi. (a) Bir saat boyunca bir konuda çalışmak ile (b) Roma’ya ışınlanıp bir saat gezinmek arasında bir seçim yapacak olsam tercih edeceğim bir iş olur muydu? Dürüstçe söylemek gerekirse, hayır.

Gerçek şu ki neredeyse herkes zorlu problemlerle uğraşmak yerine Karayipler’de gezinmeyi, cinselliği ya da lezzetli yemekler yemeyi tercih edecektir. Sevdiğiniz işi yapma ilkesi belirli bir zaman dilimi içerir. Sizi şu an değil, bir hafta veya bir ay gibi daha uzun bir zaman dilimi içinde en çok mutlu edecek şeyi yapmaktır bu.

Üretken olmayan keyiflerin tadı kaçar er geç. Bir süre sonra kumsalda yatmaktan usanırsınız. Mutlu kalmak istiyorsanız bir şeyler yapmanız gerekir.

Alt sınırlardan biri ise, işinizi üretken olmayan bir keyiften daha fazla sevmek durumunda olmanız. Yaptığınız şeyi “boş zaman” kavramını yersiz bulacak denli seviyor olmalısınız. Tüm vaktinizi işle geçirmek demek değil bu. Yorulana ve çuvallamaya başlayıncaya dek çalışabilirsiniz ancak. Sonra başka hatta dikkat gerektirmeyen bir şey yapmak istersiniz. Ama o vakti bir ödül, çalıştığınız zamanı da o ödüle kavuşmak için katlanılan sıkıntı gibi görmez olursunuz.

Alt sınırdan bahsetmemin pratik nedenleri var. İşiniz en gözde uğraşınız değilse bir şeyleri sürekli ertelemek gibi fena problemler yaşarsınız. Kendinizi çalışmaya zorlamanız gerekir ve o zaman da sonuçlar epey kalitesiz olabilir.

Mutlu olmak için, keyif almakla kalmadığınız, bayıldığınız bir şey yapıyor olmalısınız bence. Nihayetinde onun epey cazip olduğunu söyleyebilir olmalısınız. Planör kullanmayı veya yabancı bir dili akıcı şekilde konuşabilmeyi öğrenmek de en azından bir süre cazip gelebilir. Fakat temelde bulunması gereken şey, bir ölçme kriteri.

Bence bu standardı karşılamayan şeylerden biri kitap okumak. Matematik veya pozitif bilimlere dair bazı kitaplar dışındaki çoğu kitabı ne kadar iyi okuduğunuzu anlamanın bir yolu olmuyor genellikle ve bu nedenle kitap okumak çalışma gibi gelmiyor insana pek. Üretken hissetmek için okunanlarla bir şey yapmak gerekiyor.

Bana en iyi gelen kriterlerden birini Gino Lee’den öğrendim: Arkadaşlarınıza “vay be” dedirtecek şeyler yapmak. Ancak bu muhtemelen yaklaşık 22 yaşlarına dek işlemeyecektir; zira öncesinde çoğu kişinin arkadaş çevresi yeterince geniş değildir.

Sirenler

Yapmamanız gereken şey, dostlarınız dışındaki kişilerin görüşleri konusunda fazla endişe taşımak. Prestij konusunda endişelenmemelisiniz. Prestij dünyanın geri kalanının görüşünü temsil eder. Yargılarına saygı duyduğunuz kişilerden görüş almak varken hiç tanışmadığınız insanların görüşlerini düşünüp durmak ne getirebilir ki? [4]

Böyle tavsiye vermek kolay. Takip etmek, özellikle de gençseniz zor tabii. [5] Prestij, neyin size keyif verdiğine dair fikirlerinizi bile çarpıtabilen güçlü bir mıknatıs gibidir. Hoşlandığınız değil hoşlanmaktan hoşlandığınız şeyler üzerinde çalışmanıza neden olabilir.

Örneğin insanları roman yazmayı denemeye iten bir şey bu. Roman okumayı seviyorlar. Kimi yazarların Nobel ödülü kazandığını görüyorlar. Romancı olmaktan daha harika ne olabilir ki diye düşünüyorlar. Oysa romancı olmak fikrinden hoşlanmak yeterli değil. Bu işte iyi olabilmeniz için roman yazmanın, ayrıntılı kurgular tasarlamanın kendisini de seviyor olmanız gerek.

Prestij, esin veren şeylerin kemikleşmiş halidir. Bir işi yeterince iyi yaparak onu prestijli bir hale getirebilirsiniz. Bugün prestijli bulduğumuz pek çok şey eskiden öyle değildi. Caz böyle bir örnek. Yerleşik kabul ettiğimiz neredeyse tüm sanat dalları da öyle. Yani siz sevdiğiniz şeyi yapın, prestij kısmı kendiliğinden hallolur.

Prestij, hırslı kişiler açısından özellikle tehlikeli olabilir. İddialı insanların vakitlerini önemsiz işlerle geçirmelerini sağlamak için en büyük yem prestij oluyor. İnsanları konuşmalar yapmaya, giriş yazıları yazmaya, komitelerde görev almaya veya bölüm başkanlığı yapmaya sürükleyen formül o. Prestijli vazifelerden kaçınmak iyi bir ilke olabilir. Fena olmasalardı prestijli bir hale bürünmek zorunda kalmazdı böyle vazifeler.

Aynı şekilde, şayet iki ayrı işi aynı derecede çekici buluyorsanız, fakat biri daha prestijli ise muhtemelen diğerini seçmelisiniz. Neyin çekici olduğuna dair görüşleriniz prestij faktöründen bir miktar etkilenecektir daima. Dolayısıyla şayet iki seçenek size eşit gibi gözüküyorsa daha az prestijli olan seçeneğe olan ilginiz aslında daha fazladır muhtemelen.

İnsanların yanlış yola sapmalarındaki bir diğer büyük güç de para oluyor. Para tek başına o kadar tehlikeli bir şey değil. İddialı kişiler, geliri iyi olmakla birlikte saygı görmeyen işleri cazip bulmazlar. Sonunda o işleri, “yalnızca geçinmeye çalışan” kişiler yapar. (İpucu: böyle nitelenen işlerden uzak durun) Tehlike, şirket avukatlığı veya tıp gibi alanlarda olduğu gibi, para ile prestij bir araya geldiğinde baş gösteriyor. Nispeten güvenli, maddi getirisi bol ve otomatik olarak prestijli görülen bir kariyer, gerçekte neyi sevdiğini pek düşünmemiş olan gençlere tehlikeli derecede cazip gelebilir.

İnsanların işlerini sevip sevmedikleri, maddi kazanç elde etmiyor olsalar (hatta geçinmek için başka bir işle daha uğraşmaları gerekse) bile o işi yapıp yapmayacakları sorgulanarak test edilebilir. Boş vakitlerinde ücret almadan çalışacak olsalar ve geçinmek için garsonluk gibi başka işler de yapmaları gerekecek olsa kaç tane şirket avukatı işine devam ederdi?

Bu test farklı akademik çalışmaları değerlendirmek bakımından özellikle faydalı; zira alanlar arasında bu bakımdan büyük farklılık olabiliyor. İyi matematikçilerin çoğu öğretmenlik pozisyonu olmadığında bile matematik üzerine çalışmaya devam edecektir. Oysa başka alanlarda, öğretmenlik yapabilme olasılığı itici güç olabilir: İnsanlar reklam ajanslarında çalışmak yerine İngilizce öğretmeni olmayı tercih edebilirler ve bu tür işlerde çalışabilmek için makale yayımlayabilirler. Matematik, akademik kürsüler olmadan da varlığını devam ettirebilecektir. Oysa Conrad’ın romanlarında toplumsal cinsiyet ve kimlik konulu binlerce kasvetli makalenin ortaya çıkmasının nedeni İngilizce gibi bölümlerin ve öğretmenlik pozisyonlarının olması herhalde. Kimse o tür bir işi eğlence için yapmaz herhalde.

Anne babalar paradan yana olma yanılgısına düşebilirler. Anne babaları doktor olmalarını isterken kendileri yazar olmayı isteyen üniversite öğrencilerinin sayısı, yazar olmak isteyen ebeveynlerine karşılık doktor olmayı isteyenlerden epey fazladır diyebiliriz rahatlıkla. Çocuklar anne babalarının “materyalist” olduğunu düşünürler. Durum öyle olmak zorunda değil. Ebeveynler kendilerine kıyasla çocuklarına karşı daha muhafazakar olurlar genellikle; çünkü ebeveyn olarak ödüllerden çok riskleri paylaşmaktadırlar. Sekiz yaşındaki oğlunuz yüksek bir ağaca tırmanmaya karar verirse ya da kızınız muhitinizdeki haylaz bir çocukla görüşmeyi seçerse siz bu kararların eğlenceli kısmını değil sonuçlarını yaşamak durumunda kalırsınız.

Notlar

[1] Günümüzde biz tam tersini yapıyoruz: Çocuklara aritmetik egzersizleri gibi usandırıcı çalışmalar yaptırıyoruz ve bunların başta sıkıcı bulunabileceğini dürüstçe kabul etmek yerine yüzeysel süslemelerle gizlemeye çalışıyoruz.

[2] Bir baba bana alakalı bir fenomenden bahsetti: İşini ne kadar sevdiğini ailesinden gizliyor olduğunu fark etmiş. Cumartesi günleri işe gitmek istediğinde, buna bir şekilde mecbur olduğunu söylemek, işe gitmeyi evde onlarla kalmaya tercih ettiğini kabul etmekten daha kolay geliyormuş.

[3] Banliyölerde de benzer bir şey oluyor. Anne babalar çocuklarını güvenli bir ortamda yetiştirmek için oralara taşınıyorlar, fakat ortam epey cansız ve suni olduğundan çocuklar on beş yaşına geldiklerinde tüm dünyanın sıkıcı olduğuna çoktan inanmış oluyorlar.

[4] İşiniz yalnızca arkadaşlarınıza hitap etsin demiyorum. Ne kadar çok insana katkıda bulunabilirseniz o kadar iyi. Ancak arkadaşlarınız pusulanız olsun.

Paul Graham’ın Ocak 2006’da yayımlanmış yazısından bir parça kısaltılarak ve özetlenerek çevrilmiştir. 

Yazının orijinal linki: http://www.paulgraham.com/love.html